"Sorular ve kuşkular, akla ve yüreğe bir kez yerleşti mi, antika eşyayı içten içe kemiren bir tahta kurdu gibi, insanın içini sessizce boşaltıyor.
***
Ve sonra bir gün, yaramın iyileşmeye başladığını önce isyan, sonra keder, sonra hüzünle fark ediyorum. Ne korkunç! Seni unutmaya başlıyorum.
***
Şehirden şehre uzanan o yollar; gece otobüslerinin ter, nefes, konyak, leblebi, karanfil karışımı kokusu; büyük ütopyanın yeryüzüne yansıması olan örgüt çalışmaları, işçi eğitimleri, öğrenci yürüyüşleri miydi tutkun olduğum, yoksa sen miydin?
***
Konuşur, konuşur, konuşurduk; söz hiç bitmezdi. Bir yandan sevişirken, bir yandan şeftali ya da portakal yerdim.
***
Az konuşuyordu, oysa çok konuşurdu; her zaman anlatacak, soracak bir şeyleri vardı. gündelik yaşamı sükunet ve doğallıkla sürdürüyor, soru sormuyor, eleştirmiyor, tartışmıyor, evin içinde bir kedi kadar sessiz ve yumuşak geziniyordu.
***
Aşkın, her şeyi istemek ve her şeyi vermek demek olduğunu anlayabilecek; aşkı, hem kendisini hem de karşısındakini sonuna kadar tüketerek yaşayabilecek yapıda değildi. Orta yolcu, mazbut çocuk...
***
Şehirlerin bağımsız hayatları olduğunu, terk edilmeye dayanamadıklarını, kendi evlatlarını yiyebileceklerini, ihanet ve intihar edebileceklerini henüz bilmiyorlardı.
***
Tüm süslerden arındırılıp en temeline, özüne indirgenirse; varoluşun anlamını sorgulamakla geçen bir ömrün sonunda, yaşamın var olmaktan başka anlamı bulunmadığını kavramanın gülünç saçmalığı."
(Hiçbiryer'e Dönüş/Oya Baydar)