20 Ekim 2014 Pazartesi

delirme hakkı



gözleri bozuk olanların delirmeye hakkı var bence.

fazla empati kuranların delirmeye hakkı var.

büyük kayıplar yaşamış insanların delirmeye hakkı var,

büyük kayıplar yaşamaktan korkan insanların da delirmeye hakkı var.

özleyen herkesin delirmeye hakkı var.

rüya gören,

içi yanan,

geometrik şekil ve bulutların büyüsüne kapılan,

ve hatta toprağa dokunan herkesin delirmeye hakkı var. 

28 Mayıs 2013 Salı

Günlerin Köpüğü




Okuyan bilir, büyülü bir kitaptır bu. Kapılar; çıplak bir omza konan öpücük sesiyle kapanır, insanlar; deresi ve küçük tavşanlarıyla bir orman gibi kokar, odalar; müziğin etkisiyle yuvarlaklaşır.
Aynı zamanda korkunç bir kitaptır bu. Hem umutsuzluk hem de feci derecede mutluluk verir.

Çalışmadan ona bir ömür yetecek kadar serveti olan bir adamın, güzeller güzeli karısının ciğerine onu hasta eden bir nilüferin kaçmasıyla günden güne karanlıklaşan, bulanıklaşan, daralan yaşamının hikayesi.

İnsanın algılarına, zaaflarına ve varoluşuna kafa tutan fantastik bir dram.

Okurken Duke Ellington, Memphis Minnie ve biraz da Billie Holiday dinlediğim; bol bol su içip derin nefesler almak ihtiyacı hissettiğim bu Boris Vian eserinin Michel Gondry imzalı sinema uyarlamasını dört gözle bekliyordum.

The science of sleep ve en çok da Eternal Sunshine of the spotless mind filmlerini bildiğimiz bu hayal gücü yüksek şahsiyet, kitabın verdiği hazla boy ölçüşemese de, beklentilerimi boşa çıkarmadı diyebilirim.

İsterim ki hazır vizyondayken herkes görsün, hatta mümkünse izlemekle yetinmeyip kitabını okusun, Chloe'yle, piyanokteyl ile, bedenden ayrılmış saf duygusallıkla geç olmadan tanışsın.

18 Ocak 2013 Cuma

Dertli Mektuplar-I

           
büyük patlama
            Bu nasıl iş İlhami Abi?
            İçimdeki yangın sönmek bilmiyor. Sular serptim, itfaiyeler çağırdım çare etmedi. Yollara vurasım geliyor kendimi, bisiklete binip rüzgara pedal çeviresim, yağmur sularının biriktiği mazgallara dalasım geliyor. Soğusun istiyorum içim, ciğerim.
            Öfkeliyim abi.
            Bu hayatın bizim gibileri hep arada derede bırakışına, bazılarına kıyaklar düzerken bizi dibe batırışına, onlara her işi tereyağından kıl çeker gibi bize deveye hendek atlatırcasına yaptırışına, hep ikili oynayışına kıl oluyorum.
            Bu nasıl iş abi? Neresinden tutsak elimizde kalıyor, bir kız sevsek zengin oğlana varıyor, iş istesek daha eğitimlisi geliyor, ne zaman yeniden başlasak hep bir aksilik çıkıyor. Bizim paçamız çamurdan sıyrılmıyor, öksürük yakamızı bırakmıyor, neyle yıkarsak yıkayalım gömleklerimiz onlarınki kadar beyaz olmuyor.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, kaburgamın sol alt köşesinden çıktım.

     
       İstasyon şefinin oğlunu öperken yakaladım kendimi. Saçları kumral, gözleri birbirine fazla yakın...Kirli tırnaklı elinde küçülmüş kurşun kalemle hikaye peşinde koşan bir çocuk... Kendisi, küçükken okuduğum bir romanın kahramanı.
       Onunla birlikte başladım uzak yerler arasında bağ kurmaya, apartmandan apartmana asılan ıslak çamaşırlar gibi -ki ben gerçekte hiç görmedim onları-. Çamaşır asmanın bakkaldan alınma naylon iplerle tekilleştiği, soğuk demirli balkon çocuklarındanım ben. Seviyorum balkonları, ip atlamayı ve bahçede oynamayı zoraki çağrışımlarla da olsa hatırlatabildiğinden. Çağrışımları seviyorum.-
       Onunla birlikte geldi trenler. -Şimdilerde günlük yaşamın içinde modernleşen, her şey gibi hızlanan, yerin dibine soktuğumuz halleriyle değil ama; siyah, hantal, tcdd damgalı, tavuk kokan, içi-dışı gürültülü, hani şu Yol (Yılmaz Güney) filmindekiler gibi.-
        İstanbul'dan Kars'a gitmek için geldi trenler. Çünkü 'sonraki yıllarda Batı düşmanı Marksist olacak pek çok Karslı genç 1960 'larda, çocukluklarında UNICEF'in yolladığı süt tozundan yapılmış ayranla hayatlarının ilk balık yağı tabletlerini pis kokudan mideleri bulanarak burada yutmuşlardı.' (Kar/Orhan Pamuk/sf.180) ve bir adam sırf sevdiği kadını unutamadığından, hasta çocuğuna ilaç almaya diye çıkıp burada açmıştı gözlerini. Şöyle demişti sonra;
        " Birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı. Öyle ozlemişim ki seni dönerken bir meyhane gördüm, bir içeri girdiğimi hatırlıyorum bir de rakıya yumulduğumu. Arkasından en az 4 cigaralık. Sonra bi gözümü açtım karşıdan karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım başımda bir çocuk 'Kalk abi' diyor, 'Kars'a geldik'. Otobüsten indim yürümeye başladım. Dedim Allahım neredeyim ben, burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim 'Bekir, bu kapı ahret kapısı, bu köprü sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin iyi düşün' dedim, düşündüm, düşünüyorum ama olmadı, dönemedim. Sonra 'bak oğlum' dedim kendi kendime, 'yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi'. "(Kader/Zeki Demirkubuz)
         Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, bunca yıl içime ince ince işlemiş kitapların, filmlerin arasından çıktım.

11 Kasım 2012 Pazar

Alternatif Zaytung(!) Haberleri

        ''Zaman zaman, hiçbir şeye yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra penceremin kenarından dışarıdaki, terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.''  demiş Cesare Pavese. Bense gazeteleri okuyup, bültenleri izledikten sonra şunlara benzer haberler düşünüyorum;

        -Bölgede sorun çıktı. Gölgeler itaatsizlik ediyor./ 8 aydır iş arayan iki çocuk babası S.G. gölgesinin 3. kattan atladığını iddia ediyor. Sabah işe gitmek için erken kalkan bir adamın gölgesinin ise hala yatakta olduğu söyleniyor.
         Ağaçların altında yatan ya da sokaklarda başıboş gezip, kedi ve köpekleri seven sahipsiz gölgeleri görenler gözlerine inanamıyor.
         Hükümet sessiz, halk şaşkın.  (Ekim'12)

        -Gece, saklandığı yerden ortaya çıkmadı. / Haince planları vardı insanların geceyle ilgili; evler soyulacak, tecavüzler edilecek, bazısı öldürülecek, kimisi kaderine terk edilecek, çoğu genç yaşta hapsedilecek, birkaç kütüphane yakılacak, konuşanlar susturulacak ve ne kadar hayal, umut, sevgi varsa şehirde hepsi birer birer toplanacaktı.
         Ama gece ortaya çıkmadı. Kaçtı. Saklandı.
         İnsanlar karanlık düşünceleriyle aydınlıkta kaldı. (Ekim'09)

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Bir roman için notlar. Muhtemel giriş: "*

Persona/ Ingmar Bergman
        Ona parçalı kişiliğimden bahsettiğimde henüz Persona' yı izlememiş, 'var gibi olmak' ve 'var olmak' kavramları arasındaki farkı bu kadar derinden hissetmemiştim.
       Yıllar önce bulduğum 'ne düşünüyorsan anında söyle' hilesi, ağzımdan çıkan sese, söze, düşünceye yabancılaşma hızımı azaltmıyordu artık.
       O anda, en derin, en içimdeki şeyleri olduğu gibi ona söylerken bile; -öz-benden çıkıp, çimlerin üzerinde elini kolunu oynatarak sürekli bir şeyler anlatan kendimi bir kaç santim öteden izliyor ve alnımda yanıp sönen 'sahte' yazısını görmezden gelemiyordum.
       Eylemsizlik; içinden bir dolu yaşamak fışkıran ve her yanından zorla hareket dayatılan bizler için çok güç bir seçenek  Fakat yine de uykuları uzatmaktan, odamda bir delik aramaktan vazgeçemiyordum.