29 Ekim 2012 Pazartesi

"Bir roman için notlar. Muhtemel giriş: "*

Persona/ Ingmar Bergman
        Ona parçalı kişiliğimden bahsettiğimde henüz Persona' yı izlememiş, 'var gibi olmak' ve 'var olmak' kavramları arasındaki farkı bu kadar derinden hissetmemiştim.
       Yıllar önce bulduğum 'ne düşünüyorsan anında söyle' hilesi, ağzımdan çıkan sese, söze, düşünceye yabancılaşma hızımı azaltmıyordu artık.
       O anda, en derin, en içimdeki şeyleri olduğu gibi ona söylerken bile; -öz-benden çıkıp, çimlerin üzerinde elini kolunu oynatarak sürekli bir şeyler anlatan kendimi bir kaç santim öteden izliyor ve alnımda yanıp sönen 'sahte' yazısını görmezden gelemiyordum.
       Eylemsizlik; içinden bir dolu yaşamak fışkıran ve her yanından zorla hareket dayatılan bizler için çok güç bir seçenek  Fakat yine de uykuları uzatmaktan, odamda bir delik aramaktan vazgeçemiyordum.

Telefon

   
      Sanırım içimdeki odağı kaybettim. Yaşadığım hayatta gerçekliği bulamıyorum. Bir film izliyorum sanki. Dün gecenin bir kurgu olduğundan emin gibiyim hatta.
     Sarhoşum ve eve geç geldiğim için babamın kızacağını düşünüyorum. Geldiğimdeyse evdeki herkes uyuyor. Ben de hemen yatıp uyumak istiyorum.Tam uykuya dalarken telefon çalıyor, nedense babamın aradığını düşünüp kim olduğuna bakmadan açıyorum. Arayan o. Bana çocukluğunda kötü zamanlar geçirdiğinden, ilkokulu zar zor okuduğundan bahsediyor.
      İzmir'e çok sonraları gelmiş ve çok sevmiş. Beni İzmir'e benzettiğini söylüyor, onun gibi sıcak ve gerçek; fazla bilinmeyen sokakları gibi karmaşık. Hatırlayamadığım bir sürü güzel şey söylüyor. "Anladım. Sonra konuşuruz." deyip telefonu kapatıyorum. Sonra da bütün gece başka birini düşünüyorum.

16 Ekim 2012 Salı

Being John Malkovich etkisi

   
     Oturmuş defterime şunları yazıyorum;
"Uykusuzluk; bol kahve, bol sigara, bol kitap ve bol film tüketenlerin derdi. Ya da sürekli bir suçluluk duygusuyla yaşamanın yan etkisi. Öyle bir suçluluk ki, sebebi büyük ihtimalle varoluşa dayanır."
     Derken, sabaha karşı hala uyanık olduğumu sezinleyen annemin odamın kapısında belirmesiyle beylik laflara son verip yatağıma giriyorum. Göz kapaklarımın birinde bir kilo demir, birinde bir kilo pamuk; son bir gayret yere düşmüş pikenin ucunu kavramaya çalışırken, yatakla duvar arasındaki o gereksiz boşluğa yuvarlanıyorum. Aslında yuvarlanmaktan ziyade,kendi kendime, günler önce alınmış bir uçan balonun her geçen gün yere daha çok yaklaşmasını anlatan bir kısa film çekiyorum, desem daha doğru . Düşüşüm, havası kaçayazmış balonun zeminle ilk teması gibi yumuşak ve sektiren cinsten oluyor çünkü.
     O an bir tuhaflık seziyorum ama bunun, demir-pamuk bilmecesinin ve varoluşsal problemlerin uykusuzlukla birleşince yarattığı afallatıcı bir etki olduğunu düşünüyorum. Süresi hakkında hiçbir fikir yürütemediğim bir zaman sonunda yerden kalkıp yatağıma geçmeye yeltenirken, uğruna tepetaklak olduğum pikemin ucunun kalorifer peteğinin altına sıkıştığını görüyor ve çekiştiriyorum. Pike ben çektikçe uzuyor. Çareyi elimi peteğin altına sokmakta buluyorum. Ve kolumun, henüz doğal gaz mevsimi gelmediği için açık olmaması gereken peteğin altında ısındığını hissediyorum. Isınmak ne kelime, eriyip bir alt kata akıyor sanki. Çekiyorum, çekiyorum gelmiyor. Sonunda kurtarabildiğimde ise, kolumun artık 5 metre uzunluğunda olduğunu fark ediyorum üzülerek.
     Uykum var, delirdiğimi düşünüyorum ve sanırım biraz da korkuyorum. Ama pikeye ve koluma bunları yapan şeye duyduğum öfke hepsine ağır basıyor ve yüzleşme isteğiyle, eğilip kaloriferin altına bakıyorum. İşte o an, duvarda kocaman bir delik görüyorum. Saniyeler içinde yaptığım fayda analizinde delikten geçmemenin yaratacağı pişmanlık olasılığı ağır basıyor ve bu gizeme daha fazla direnemiyorum.
    Karanlık ama fazla uzun olmayan bir tünelden geçip dışarı çıktığımda ise, yan komşunun evinde olduğumu fark ediyorum. Fakat tek değişiklik bu değil; tarif edilemez sırt ağrıları çekiyorum ve ellerim titriyor, hareketlerimde de gözle görülür bir yavaşlama var. Evin içinde dolanıyorum, benden başka kimse yok. Bu biraz tuhaf çünkü burada yaşayan yaşlı teyze pek dışarı çıkmaz. Sabahın köründe beni karşısında görmediği için seviniyorum ama yine de bir yalnızlık çöküyor üzerime. Bir an önce delikten geçip odama dönmeyi isterken kendimi yorgun bir biçimde balkonda oturur halde buluyorum.
  'Çiçeklere su vermeli.' diye düşünüyorum yoldan geçen tek tük insanlara bakarken.
   Sonra kalkıp kahvaltı hazırlıyorum.
   Çay demlendiğinde ise, odama bir daha geri dönemeyeceğimi anlıyorum.
   Çünkü artık 86 yaşındayım, dişlerim yok ve oğlum öldüğünden beri saçlarımı boyatmıyorum.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Gün üzerine kısa kısa notlar

-Tarhana ve salça kokusu evin içini doldurmuş, annem beni ekmek almaya gönderiyor...çocukluktan kalma bir gün bugün.

-Sabaha güzel bir haberle başladım; Venezuela'da dün yapılan seçimlerde Hugo Chavez oyların yüzde 54'ünden fazlasını alarak dördüncü kez devlet başkanı seçilmiş. 'Biz burada devrim yapıyoruz sinyorita!' diye boşuna dememiş adamlar.

-BirGün gazetesi yazarı Ateş İlyas Başsoy'dan twitter ile ilgili birkaç alıntı:
"Twitter coşkusunu kendi içinde yaşayan kocaman bir bar./ hayatın kendisine en yakın, hayat simülasyonu."
"Bakunin, milyonlarca insanın şiiri aynı anda paylaşabildiği bir dünyayı güzellik ütopyası olarak düşlerdi. twitter bunu olanaklı kılıyor."
"Amerikalı sunucu Conan O'Brien Mısır'daki ayaklanmalar için söylemiş; 'Mısır hükümeti sokaklardaki galeyana gelmiş halkı durdurmak için Twitter'ı kapattı. oysa isyancıları sokaktan eve taşımanın tek yolu var; Twitter'ı yeniden açmak."

-Günün dile dolananı: "ayrılık acısı, vücuda çakılan kırk çividir." (Sevgi Özdamar/ Hayat Bir Kervansaray)

-'Roman' ve 'orman' ; çok sevdiğim bu iki kelimenin tüm harflerinin aynı olması beni düşündürüyor.