*albayım beni nezahat ile evlendir/ilhami algör
1 Aralık 2012 Cumartesi
Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, kaburgamın sol alt köşesinden çıktım.
İstasyon şefinin oğlunu öperken yakaladım kendimi. Saçları kumral, gözleri birbirine fazla yakın...Kirli tırnaklı elinde küçülmüş kurşun kalemle hikaye peşinde koşan bir çocuk... Kendisi, küçükken okuduğum bir romanın kahramanı.
Onunla birlikte başladım uzak yerler arasında bağ kurmaya, apartmandan apartmana asılan ıslak çamaşırlar gibi -ki ben gerçekte hiç görmedim onları-. Çamaşır asmanın bakkaldan alınma naylon iplerle tekilleştiği, soğuk demirli balkon çocuklarındanım ben. Seviyorum balkonları, ip atlamayı ve bahçede oynamayı zoraki çağrışımlarla da olsa hatırlatabildiğinden. Çağrışımları seviyorum.-
Onunla birlikte geldi trenler. -Şimdilerde günlük yaşamın içinde modernleşen, her şey gibi hızlanan, yerin dibine soktuğumuz halleriyle değil ama; siyah, hantal, tcdd damgalı, tavuk kokan, içi-dışı gürültülü, hani şu Yol (Yılmaz Güney) filmindekiler gibi.-
İstanbul'dan Kars'a gitmek için geldi trenler. Çünkü 'sonraki yıllarda Batı düşmanı Marksist olacak pek çok Karslı genç 1960 'larda, çocukluklarında UNICEF'in yolladığı süt tozundan yapılmış ayranla hayatlarının ilk balık yağı tabletlerini pis kokudan mideleri bulanarak burada yutmuşlardı.' (Kar/Orhan Pamuk/sf.180) ve bir adam sırf sevdiği kadını unutamadığından, hasta çocuğuna ilaç almaya diye çıkıp burada açmıştı gözlerini. Şöyle demişti sonra;
" Birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı. Öyle ozlemişim ki seni dönerken bir meyhane gördüm, bir içeri girdiğimi hatırlıyorum bir de rakıya yumulduğumu. Arkasından en az 4 cigaralık. Sonra bi gözümü açtım karşıdan karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım başımda bir çocuk 'Kalk abi' diyor, 'Kars'a geldik'. Otobüsten indim yürümeye başladım. Dedim Allahım neredeyim ben, burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim 'Bekir, bu kapı ahret kapısı, bu köprü sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin iyi düşün' dedim, düşündüm, düşünüyorum ama olmadı, dönemedim. Sonra 'bak oğlum' dedim kendi kendime, 'yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi'. "(Kader/Zeki Demirkubuz)
Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, bunca yıl içime ince ince işlemiş kitapların, filmlerin arasından çıktım.
Etiketler:
kader,
kar,
orhan pamuk,
tren,
Yılmaz Güney,
yol,
Zeki Demirkubuz
11 Kasım 2012 Pazar
Alternatif Zaytung(!) Haberleri
''Zaman zaman, hiçbir şeye yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra penceremin kenarından dışarıdaki, terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.'' demiş Cesare Pavese. Bense gazeteleri okuyup, bültenleri izledikten sonra şunlara benzer haberler düşünüyorum;
-Bölgede sorun çıktı. Gölgeler itaatsizlik ediyor./ 8 aydır iş arayan iki çocuk babası S.G. gölgesinin 3. kattan atladığını iddia ediyor. Sabah işe gitmek için erken kalkan bir adamın gölgesinin ise hala yatakta olduğu söyleniyor.
Ağaçların altında yatan ya da sokaklarda başıboş gezip, kedi ve köpekleri seven sahipsiz gölgeleri görenler gözlerine inanamıyor.
Hükümet sessiz, halk şaşkın. (Ekim'12)
-Gece, saklandığı yerden ortaya çıkmadı. / Haince planları vardı insanların geceyle ilgili; evler soyulacak, tecavüzler edilecek, bazısı öldürülecek, kimisi kaderine terk edilecek, çoğu genç yaşta hapsedilecek, birkaç kütüphane yakılacak, konuşanlar susturulacak ve ne kadar hayal, umut, sevgi varsa şehirde hepsi birer birer toplanacaktı.
Ama gece ortaya çıkmadı. Kaçtı. Saklandı.
İnsanlar karanlık düşünceleriyle aydınlıkta kaldı. (Ekim'09)
-Bölgede sorun çıktı. Gölgeler itaatsizlik ediyor./ 8 aydır iş arayan iki çocuk babası S.G. gölgesinin 3. kattan atladığını iddia ediyor. Sabah işe gitmek için erken kalkan bir adamın gölgesinin ise hala yatakta olduğu söyleniyor.
Ağaçların altında yatan ya da sokaklarda başıboş gezip, kedi ve köpekleri seven sahipsiz gölgeleri görenler gözlerine inanamıyor.
Hükümet sessiz, halk şaşkın. (Ekim'12)
-Gece, saklandığı yerden ortaya çıkmadı. / Haince planları vardı insanların geceyle ilgili; evler soyulacak, tecavüzler edilecek, bazısı öldürülecek, kimisi kaderine terk edilecek, çoğu genç yaşta hapsedilecek, birkaç kütüphane yakılacak, konuşanlar susturulacak ve ne kadar hayal, umut, sevgi varsa şehirde hepsi birer birer toplanacaktı.
Ama gece ortaya çıkmadı. Kaçtı. Saklandı.
İnsanlar karanlık düşünceleriyle aydınlıkta kaldı. (Ekim'09)
8 Kasım 2012 Perşembe
29 Ekim 2012 Pazartesi
"Bir roman için notlar. Muhtemel giriş: "*
![]() |
| Persona/ Ingmar Bergman |
Yıllar önce bulduğum 'ne düşünüyorsan anında söyle' hilesi, ağzımdan çıkan sese, söze, düşünceye yabancılaşma hızımı azaltmıyordu artık.
O anda, en derin, en içimdeki şeyleri olduğu gibi ona söylerken bile; -öz-benden çıkıp, çimlerin üzerinde elini kolunu oynatarak sürekli bir şeyler anlatan kendimi bir kaç santim öteden izliyor ve alnımda yanıp sönen 'sahte' yazısını görmezden gelemiyordum.
Eylemsizlik; içinden bir dolu yaşamak fışkıran ve her yanından zorla hareket dayatılan bizler için çok güç bir seçenek Fakat yine de uykuları uzatmaktan, odamda bir delik aramaktan vazgeçemiyordum.
Telefon
Sanırım içimdeki odağı kaybettim. Yaşadığım hayatta gerçekliği bulamıyorum. Bir film izliyorum sanki. Dün gecenin bir kurgu olduğundan emin gibiyim hatta.
Sarhoşum ve eve geç geldiğim için babamın kızacağını düşünüyorum. Geldiğimdeyse evdeki herkes uyuyor. Ben de hemen yatıp uyumak istiyorum.Tam uykuya dalarken telefon çalıyor, nedense babamın aradığını düşünüp kim olduğuna bakmadan açıyorum. Arayan o. Bana çocukluğunda kötü zamanlar geçirdiğinden, ilkokulu zar zor okuduğundan bahsediyor.
İzmir'e çok sonraları gelmiş ve çok sevmiş. Beni İzmir'e benzettiğini söylüyor, onun gibi sıcak ve gerçek; fazla bilinmeyen sokakları gibi karmaşık. Hatırlayamadığım bir sürü güzel şey söylüyor. "Anladım. Sonra konuşuruz." deyip telefonu kapatıyorum. Sonra da bütün gece başka birini düşünüyorum.
16 Ekim 2012 Salı
Being John Malkovich etkisi
Oturmuş defterime şunları yazıyorum;
"Uykusuzluk; bol kahve, bol sigara, bol kitap ve bol film tüketenlerin derdi. Ya da sürekli bir suçluluk duygusuyla yaşamanın yan etkisi. Öyle bir suçluluk ki, sebebi büyük ihtimalle varoluşa dayanır."
Derken, sabaha karşı hala uyanık olduğumu sezinleyen annemin odamın kapısında belirmesiyle beylik laflara son verip yatağıma giriyorum. Göz kapaklarımın birinde bir kilo demir, birinde bir kilo pamuk; son bir gayret yere düşmüş pikenin ucunu kavramaya çalışırken, yatakla duvar arasındaki o gereksiz boşluğa yuvarlanıyorum. Aslında yuvarlanmaktan ziyade,kendi kendime, günler önce alınmış bir uçan balonun her geçen gün yere daha çok yaklaşmasını anlatan bir kısa film çekiyorum, desem daha doğru . Düşüşüm, havası kaçayazmış balonun zeminle ilk teması gibi yumuşak ve sektiren cinsten oluyor çünkü.
O an bir tuhaflık seziyorum ama bunun, demir-pamuk bilmecesinin ve varoluşsal problemlerin uykusuzlukla birleşince yarattığı afallatıcı bir etki olduğunu düşünüyorum. Süresi hakkında hiçbir fikir yürütemediğim bir zaman sonunda yerden kalkıp yatağıma geçmeye yeltenirken, uğruna tepetaklak olduğum pikemin ucunun kalorifer peteğinin altına sıkıştığını görüyor ve çekiştiriyorum. Pike ben çektikçe uzuyor. Çareyi elimi peteğin altına sokmakta buluyorum. Ve kolumun, henüz doğal gaz mevsimi gelmediği için açık olmaması gereken peteğin altında ısındığını hissediyorum. Isınmak ne kelime, eriyip bir alt kata akıyor sanki. Çekiyorum, çekiyorum gelmiyor. Sonunda kurtarabildiğimde ise, kolumun artık 5 metre uzunluğunda olduğunu fark ediyorum üzülerek.
Uykum var, delirdiğimi düşünüyorum ve sanırım biraz da korkuyorum. Ama pikeye ve koluma bunları yapan şeye duyduğum öfke hepsine ağır basıyor ve yüzleşme isteğiyle, eğilip kaloriferin altına bakıyorum. İşte o an, duvarda kocaman bir delik görüyorum. Saniyeler içinde yaptığım fayda analizinde delikten geçmemenin yaratacağı pişmanlık olasılığı ağır basıyor ve bu gizeme daha fazla direnemiyorum.
Karanlık ama fazla uzun olmayan bir tünelden geçip dışarı çıktığımda ise, yan komşunun evinde olduğumu fark ediyorum. Fakat tek değişiklik bu değil; tarif edilemez sırt ağrıları çekiyorum ve ellerim titriyor, hareketlerimde de gözle görülür bir yavaşlama var. Evin içinde dolanıyorum, benden başka kimse yok. Bu biraz tuhaf çünkü burada yaşayan yaşlı teyze pek dışarı çıkmaz. Sabahın köründe beni karşısında görmediği için seviniyorum ama yine de bir yalnızlık çöküyor üzerime. Bir an önce delikten geçip odama dönmeyi isterken kendimi yorgun bir biçimde balkonda oturur halde buluyorum.
'Çiçeklere su vermeli.' diye düşünüyorum yoldan geçen tek tük insanlara bakarken.
Sonra kalkıp kahvaltı hazırlıyorum.
Çay demlendiğinde ise, odama bir daha geri dönemeyeceğimi anlıyorum.
Çünkü artık 86 yaşındayım, dişlerim yok ve oğlum öldüğünden beri saçlarımı boyatmıyorum.
8 Ekim 2012 Pazartesi
Gün üzerine kısa kısa notlar
-Tarhana ve salça kokusu evin içini doldurmuş, annem beni ekmek almaya gönderiyor...çocukluktan kalma bir gün bugün.
-Sabaha güzel bir haberle başladım; Venezuela'da dün yapılan seçimlerde Hugo Chavez oyların yüzde 54'ünden fazlasını alarak dördüncü kez devlet başkanı seçilmiş. 'Biz burada devrim yapıyoruz sinyorita!' diye boşuna dememiş adamlar.
-BirGün gazetesi yazarı Ateş İlyas Başsoy'dan twitter ile ilgili birkaç alıntı:
"Twitter coşkusunu kendi içinde yaşayan kocaman bir bar./ hayatın kendisine en yakın, hayat simülasyonu."
"Bakunin, milyonlarca insanın şiiri aynı anda paylaşabildiği bir dünyayı güzellik ütopyası olarak düşlerdi. twitter bunu olanaklı kılıyor."
"Amerikalı sunucu Conan O'Brien Mısır'daki ayaklanmalar için söylemiş; 'Mısır hükümeti sokaklardaki galeyana gelmiş halkı durdurmak için Twitter'ı kapattı. oysa isyancıları sokaktan eve taşımanın tek yolu var; Twitter'ı yeniden açmak."
-Günün dile dolananı: "ayrılık acısı, vücuda çakılan kırk çividir." (Sevgi Özdamar/ Hayat Bir Kervansaray)
-'Roman' ve 'orman' ; çok sevdiğim bu iki kelimenin tüm harflerinin aynı olması beni düşündürüyor.
-Sabaha güzel bir haberle başladım; Venezuela'da dün yapılan seçimlerde Hugo Chavez oyların yüzde 54'ünden fazlasını alarak dördüncü kez devlet başkanı seçilmiş. 'Biz burada devrim yapıyoruz sinyorita!' diye boşuna dememiş adamlar.
-BirGün gazetesi yazarı Ateş İlyas Başsoy'dan twitter ile ilgili birkaç alıntı:
"Twitter coşkusunu kendi içinde yaşayan kocaman bir bar./ hayatın kendisine en yakın, hayat simülasyonu."
"Bakunin, milyonlarca insanın şiiri aynı anda paylaşabildiği bir dünyayı güzellik ütopyası olarak düşlerdi. twitter bunu olanaklı kılıyor."
"Amerikalı sunucu Conan O'Brien Mısır'daki ayaklanmalar için söylemiş; 'Mısır hükümeti sokaklardaki galeyana gelmiş halkı durdurmak için Twitter'ı kapattı. oysa isyancıları sokaktan eve taşımanın tek yolu var; Twitter'ı yeniden açmak."
-Günün dile dolananı: "ayrılık acısı, vücuda çakılan kırk çividir." (Sevgi Özdamar/ Hayat Bir Kervansaray)
-'Roman' ve 'orman' ; çok sevdiğim bu iki kelimenin tüm harflerinin aynı olması beni düşündürüyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



