1 Aralık 2012 Cumartesi

Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, kaburgamın sol alt köşesinden çıktım.

     
       İstasyon şefinin oğlunu öperken yakaladım kendimi. Saçları kumral, gözleri birbirine fazla yakın...Kirli tırnaklı elinde küçülmüş kurşun kalemle hikaye peşinde koşan bir çocuk... Kendisi, küçükken okuduğum bir romanın kahramanı.
       Onunla birlikte başladım uzak yerler arasında bağ kurmaya, apartmandan apartmana asılan ıslak çamaşırlar gibi -ki ben gerçekte hiç görmedim onları-. Çamaşır asmanın bakkaldan alınma naylon iplerle tekilleştiği, soğuk demirli balkon çocuklarındanım ben. Seviyorum balkonları, ip atlamayı ve bahçede oynamayı zoraki çağrışımlarla da olsa hatırlatabildiğinden. Çağrışımları seviyorum.-
       Onunla birlikte geldi trenler. -Şimdilerde günlük yaşamın içinde modernleşen, her şey gibi hızlanan, yerin dibine soktuğumuz halleriyle değil ama; siyah, hantal, tcdd damgalı, tavuk kokan, içi-dışı gürültülü, hani şu Yol (Yılmaz Güney) filmindekiler gibi.-
        İstanbul'dan Kars'a gitmek için geldi trenler. Çünkü 'sonraki yıllarda Batı düşmanı Marksist olacak pek çok Karslı genç 1960 'larda, çocukluklarında UNICEF'in yolladığı süt tozundan yapılmış ayranla hayatlarının ilk balık yağı tabletlerini pis kokudan mideleri bulanarak burada yutmuşlardı.' (Kar/Orhan Pamuk/sf.180) ve bir adam sırf sevdiği kadını unutamadığından, hasta çocuğuna ilaç almaya diye çıkıp burada açmıştı gözlerini. Şöyle demişti sonra;
        " Birden durup dururken içim cız etti. Bir baktım gene aynı karın ağrısı. Öyle ozlemişim ki seni dönerken bir meyhane gördüm, bir içeri girdiğimi hatırlıyorum bir de rakıya yumulduğumu. Arkasından en az 4 cigaralık. Sonra bi gözümü açtım karşıdan karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım başımda bir çocuk 'Kalk abi' diyor, 'Kars'a geldik'. Otobüsten indim yürümeye başladım. Dedim Allahım neredeyim ben, burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim 'Bekir, bu kapı ahret kapısı, bu köprü sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin iyi düşün' dedim, düşündüm, düşünüyorum ama olmadı, dönemedim. Sonra 'bak oğlum' dedim kendi kendime, 'yolu yok, çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi'. "(Kader/Zeki Demirkubuz)
         Çıktım. Bir yerden çıkmak lazımdı, bunca yıl içime ince ince işlemiş kitapların, filmlerin arasından çıktım.

11 Kasım 2012 Pazar

Alternatif Zaytung(!) Haberleri

        ''Zaman zaman, hiçbir şeye yaramaz haber bültenlerini dinledikten sonra penceremin kenarından dışarıdaki, terk edilmiş üzüm bağlarına baktığımda, rastlantılardan oluşan bir yaşamın yaşam olmadığını düşünüyorum. Ve kendi kendime gerçekten rastlantılardan sıyrılıp sıyrılmadığımı soruyorum.''  demiş Cesare Pavese. Bense gazeteleri okuyup, bültenleri izledikten sonra şunlara benzer haberler düşünüyorum;

        -Bölgede sorun çıktı. Gölgeler itaatsizlik ediyor./ 8 aydır iş arayan iki çocuk babası S.G. gölgesinin 3. kattan atladığını iddia ediyor. Sabah işe gitmek için erken kalkan bir adamın gölgesinin ise hala yatakta olduğu söyleniyor.
         Ağaçların altında yatan ya da sokaklarda başıboş gezip, kedi ve köpekleri seven sahipsiz gölgeleri görenler gözlerine inanamıyor.
         Hükümet sessiz, halk şaşkın.  (Ekim'12)

        -Gece, saklandığı yerden ortaya çıkmadı. / Haince planları vardı insanların geceyle ilgili; evler soyulacak, tecavüzler edilecek, bazısı öldürülecek, kimisi kaderine terk edilecek, çoğu genç yaşta hapsedilecek, birkaç kütüphane yakılacak, konuşanlar susturulacak ve ne kadar hayal, umut, sevgi varsa şehirde hepsi birer birer toplanacaktı.
         Ama gece ortaya çıkmadı. Kaçtı. Saklandı.
         İnsanlar karanlık düşünceleriyle aydınlıkta kaldı. (Ekim'09)

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Bir roman için notlar. Muhtemel giriş: "*

Persona/ Ingmar Bergman
        Ona parçalı kişiliğimden bahsettiğimde henüz Persona' yı izlememiş, 'var gibi olmak' ve 'var olmak' kavramları arasındaki farkı bu kadar derinden hissetmemiştim.
       Yıllar önce bulduğum 'ne düşünüyorsan anında söyle' hilesi, ağzımdan çıkan sese, söze, düşünceye yabancılaşma hızımı azaltmıyordu artık.
       O anda, en derin, en içimdeki şeyleri olduğu gibi ona söylerken bile; -öz-benden çıkıp, çimlerin üzerinde elini kolunu oynatarak sürekli bir şeyler anlatan kendimi bir kaç santim öteden izliyor ve alnımda yanıp sönen 'sahte' yazısını görmezden gelemiyordum.
       Eylemsizlik; içinden bir dolu yaşamak fışkıran ve her yanından zorla hareket dayatılan bizler için çok güç bir seçenek  Fakat yine de uykuları uzatmaktan, odamda bir delik aramaktan vazgeçemiyordum.

Telefon

   
      Sanırım içimdeki odağı kaybettim. Yaşadığım hayatta gerçekliği bulamıyorum. Bir film izliyorum sanki. Dün gecenin bir kurgu olduğundan emin gibiyim hatta.
     Sarhoşum ve eve geç geldiğim için babamın kızacağını düşünüyorum. Geldiğimdeyse evdeki herkes uyuyor. Ben de hemen yatıp uyumak istiyorum.Tam uykuya dalarken telefon çalıyor, nedense babamın aradığını düşünüp kim olduğuna bakmadan açıyorum. Arayan o. Bana çocukluğunda kötü zamanlar geçirdiğinden, ilkokulu zar zor okuduğundan bahsediyor.
      İzmir'e çok sonraları gelmiş ve çok sevmiş. Beni İzmir'e benzettiğini söylüyor, onun gibi sıcak ve gerçek; fazla bilinmeyen sokakları gibi karmaşık. Hatırlayamadığım bir sürü güzel şey söylüyor. "Anladım. Sonra konuşuruz." deyip telefonu kapatıyorum. Sonra da bütün gece başka birini düşünüyorum.

16 Ekim 2012 Salı

Being John Malkovich etkisi

   
     Oturmuş defterime şunları yazıyorum;
"Uykusuzluk; bol kahve, bol sigara, bol kitap ve bol film tüketenlerin derdi. Ya da sürekli bir suçluluk duygusuyla yaşamanın yan etkisi. Öyle bir suçluluk ki, sebebi büyük ihtimalle varoluşa dayanır."
     Derken, sabaha karşı hala uyanık olduğumu sezinleyen annemin odamın kapısında belirmesiyle beylik laflara son verip yatağıma giriyorum. Göz kapaklarımın birinde bir kilo demir, birinde bir kilo pamuk; son bir gayret yere düşmüş pikenin ucunu kavramaya çalışırken, yatakla duvar arasındaki o gereksiz boşluğa yuvarlanıyorum. Aslında yuvarlanmaktan ziyade,kendi kendime, günler önce alınmış bir uçan balonun her geçen gün yere daha çok yaklaşmasını anlatan bir kısa film çekiyorum, desem daha doğru . Düşüşüm, havası kaçayazmış balonun zeminle ilk teması gibi yumuşak ve sektiren cinsten oluyor çünkü.
     O an bir tuhaflık seziyorum ama bunun, demir-pamuk bilmecesinin ve varoluşsal problemlerin uykusuzlukla birleşince yarattığı afallatıcı bir etki olduğunu düşünüyorum. Süresi hakkında hiçbir fikir yürütemediğim bir zaman sonunda yerden kalkıp yatağıma geçmeye yeltenirken, uğruna tepetaklak olduğum pikemin ucunun kalorifer peteğinin altına sıkıştığını görüyor ve çekiştiriyorum. Pike ben çektikçe uzuyor. Çareyi elimi peteğin altına sokmakta buluyorum. Ve kolumun, henüz doğal gaz mevsimi gelmediği için açık olmaması gereken peteğin altında ısındığını hissediyorum. Isınmak ne kelime, eriyip bir alt kata akıyor sanki. Çekiyorum, çekiyorum gelmiyor. Sonunda kurtarabildiğimde ise, kolumun artık 5 metre uzunluğunda olduğunu fark ediyorum üzülerek.
     Uykum var, delirdiğimi düşünüyorum ve sanırım biraz da korkuyorum. Ama pikeye ve koluma bunları yapan şeye duyduğum öfke hepsine ağır basıyor ve yüzleşme isteğiyle, eğilip kaloriferin altına bakıyorum. İşte o an, duvarda kocaman bir delik görüyorum. Saniyeler içinde yaptığım fayda analizinde delikten geçmemenin yaratacağı pişmanlık olasılığı ağır basıyor ve bu gizeme daha fazla direnemiyorum.
    Karanlık ama fazla uzun olmayan bir tünelden geçip dışarı çıktığımda ise, yan komşunun evinde olduğumu fark ediyorum. Fakat tek değişiklik bu değil; tarif edilemez sırt ağrıları çekiyorum ve ellerim titriyor, hareketlerimde de gözle görülür bir yavaşlama var. Evin içinde dolanıyorum, benden başka kimse yok. Bu biraz tuhaf çünkü burada yaşayan yaşlı teyze pek dışarı çıkmaz. Sabahın köründe beni karşısında görmediği için seviniyorum ama yine de bir yalnızlık çöküyor üzerime. Bir an önce delikten geçip odama dönmeyi isterken kendimi yorgun bir biçimde balkonda oturur halde buluyorum.
  'Çiçeklere su vermeli.' diye düşünüyorum yoldan geçen tek tük insanlara bakarken.
   Sonra kalkıp kahvaltı hazırlıyorum.
   Çay demlendiğinde ise, odama bir daha geri dönemeyeceğimi anlıyorum.
   Çünkü artık 86 yaşındayım, dişlerim yok ve oğlum öldüğünden beri saçlarımı boyatmıyorum.

8 Ekim 2012 Pazartesi

Gün üzerine kısa kısa notlar

-Tarhana ve salça kokusu evin içini doldurmuş, annem beni ekmek almaya gönderiyor...çocukluktan kalma bir gün bugün.

-Sabaha güzel bir haberle başladım; Venezuela'da dün yapılan seçimlerde Hugo Chavez oyların yüzde 54'ünden fazlasını alarak dördüncü kez devlet başkanı seçilmiş. 'Biz burada devrim yapıyoruz sinyorita!' diye boşuna dememiş adamlar.

-BirGün gazetesi yazarı Ateş İlyas Başsoy'dan twitter ile ilgili birkaç alıntı:
"Twitter coşkusunu kendi içinde yaşayan kocaman bir bar./ hayatın kendisine en yakın, hayat simülasyonu."
"Bakunin, milyonlarca insanın şiiri aynı anda paylaşabildiği bir dünyayı güzellik ütopyası olarak düşlerdi. twitter bunu olanaklı kılıyor."
"Amerikalı sunucu Conan O'Brien Mısır'daki ayaklanmalar için söylemiş; 'Mısır hükümeti sokaklardaki galeyana gelmiş halkı durdurmak için Twitter'ı kapattı. oysa isyancıları sokaktan eve taşımanın tek yolu var; Twitter'ı yeniden açmak."

-Günün dile dolananı: "ayrılık acısı, vücuda çakılan kırk çividir." (Sevgi Özdamar/ Hayat Bir Kervansaray)

-'Roman' ve 'orman' ; çok sevdiğim bu iki kelimenin tüm harflerinin aynı olması beni düşündürüyor.

17 Eylül 2012 Pazartesi

"Ne zaman bitirmiştin içinde beni? Hangi yolda, hangi kentte, hangi gece yolculuğunda?"

"Sorular ve kuşkular, akla ve yüreğe bir kez yerleşti mi, antika eşyayı içten içe kemiren bir tahta kurdu gibi, insanın içini sessizce boşaltıyor.
***
Ve sonra bir gün, yaramın iyileşmeye başladığını önce isyan, sonra keder, sonra hüzünle fark ediyorum. Ne korkunç! Seni unutmaya başlıyorum.
***
Şehirden şehre uzanan o yollar; gece otobüslerinin ter, nefes, konyak, leblebi, karanfil karışımı kokusu; büyük ütopyanın yeryüzüne yansıması olan örgüt çalışmaları, işçi eğitimleri, öğrenci yürüyüşleri miydi tutkun olduğum, yoksa sen miydin?
***
Konuşur, konuşur, konuşurduk; söz hiç bitmezdi. Bir yandan sevişirken, bir yandan şeftali ya da portakal yerdim.
***
Az konuşuyordu, oysa çok konuşurdu; her zaman anlatacak, soracak bir şeyleri vardı. gündelik yaşamı sükunet ve doğallıkla sürdürüyor, soru sormuyor, eleştirmiyor, tartışmıyor, evin içinde bir kedi kadar sessiz ve yumuşak geziniyordu.
***
Aşkın, her şeyi istemek ve her şeyi vermek demek olduğunu anlayabilecek; aşkı, hem kendisini hem de karşısındakini sonuna kadar tüketerek yaşayabilecek yapıda değildi. Orta yolcu, mazbut çocuk...
***
Şehirlerin bağımsız hayatları olduğunu, terk edilmeye dayanamadıklarını, kendi evlatlarını yiyebileceklerini, ihanet ve intihar edebileceklerini henüz bilmiyorlardı.
***
Tüm süslerden arındırılıp en temeline, özüne indirgenirse; varoluşun anlamını sorgulamakla geçen bir ömrün sonunda, yaşamın var olmaktan başka anlamı bulunmadığını kavramanın gülünç saçmalığı."

                                                                             (Hiçbiryer'e Dönüş/Oya Baydar)

28 Haziran 2012 Perşembe

"Simgeler önemli." dedi.



                ''Kelimelere bizim yüklediğimiz biraz özel, biraz da saplantılı anlamlar.'' (Enis Batur/ Perişey)

20 Haziran 2012 Çarşamba

''Gece, insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onları, yani hem insanları, hem korkularını.''

''Sonra soyunmağa başlayacak insanlar. Gecenin açtığı yaralar biraz daha acısın diye.
***
Hepimiz birden konuşmalıyız. Öyle ki dünyayı elimde tutabildiğime, dünyayı elimden, parmaklarımın arasından kaçırmadığıma inanabileyim, kanabileyim. Kaçarsa her şey biter çünkü.
***
İnsanlar yavaş yavaş vazgeçeceklerdi elbet, gerekmedikçe evlerinden çıkmaktan.
***
Gece nerede, hangi anda başlar?
***
Öpüp durduğum bu bacaklar, bu gövde, bu eller, bu yüz, bu geceden hemen ya da çok sonra, bu yataktan az ya da çok uzakta, katilim, ölümüm kılığına giremez mi?
***
Oysa ''gece'', şişirilmeden de, etkili bir sözcük olabilirdi.içimizdeki hayvanı ürperten...
***
Ne düşlesek, nasıl düşler görsek, yapıntılarımızı nasıl kursak ki bundan böyle? Ne yaparsak yapalım, gerçeklikte olup bitenler bizim her türlü düşümüzü, düşlememizi, yapıntımızı fersah fersah geride bırakıyor.
***
Her yanımda yapış yapış bir acı, çok eski, koyu bir koku. Işık yavaş yavaş kararırken ben, benim artık, kırılmış her parçanın içerisinde. Aynada tanıyamadığım ben. Binlerce parça. Artık ben de olmayan yüz binlerce parça.
***
Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?''

(Bilge Karasu/Gece)

15 Nisan 2012 Pazar

çiçekli kafalar

#çiçeklikafalar kolajı
                                        çünkü hayat arkadaşlarlayken güzelmiş gibi oluyor.

9 Nisan 2012 Pazartesi

''uzanıp öpsem onu.özleyeceğim bütün geceler ve gündüzler için öpsem.''



''bir tarihte küçük bir kıyı kentinde bir şeyleri,birilerini,bir temmuz sabahının buğusu içinde bırakır gidersiniz.odanızı,gözyaşlarınızı,sesinizi,anılarınızı,ellerinizin değdiği her şeyi,denizin uğultusunu,uykusuz gecelerinizi,eski ayakkabılarınızı,sevdiklerinizi,sevmediklerinizi.masanızı,dolabınızı,birikmiş gereksiz kağıtları.incecik bir adamı...
**
uzun süren aylar vardır.geçmeyen saatler,yerinde sayan günler.geçen baharı böyle yaşadım.geçen bahar her şey çok uzadı.ağaçlar geç çiçeklendi,yağmurlar dinmek bilmedi.yaya geçitlerinde yeşil ışığı beklemek saatler sürdü.bir yerden bir yere gitmek yıllarımı aldı.baş ağrılarımı dindiremedim.geceler gereksiz yere ikiye üçe katlandı durdu.
**
kilolarca tütün içtim.zaman çok uzundu,her şey çok uzundu...içimin zehrini akıtamadım...
**
geceyi istemiyorum.zaman duruyor gecede.hasta gibi oluyorum.yorgun ve amaçsız.kalakalıyorum tek başıma,çözülüyorum.yalnız ve akacağım yeri bilmiyormuşum gibi akıyorum.''

27 Mart 2012 Salı

Sevgilim, kim bu kadın?

Onun sana narım demesine sinir oluyorum.
Tikim belki bu benim.
Gecenin bir yarısı gelip gitmeler...
Sorgusuz, sualsiz
"Ben geldim." demeden,
kapıyı tıklatmadan.
Sonra dönüp durmalar...
Bir türlü beğenmemeler hiçbir şeyi..
-Ellerim titriyor işte bak,
hatırlamaya bile gelemiyorum-
Onun sana;
"Buzdolabında soğuk su kalmamış, yüzünde renk kalmamış, sesinde sesim kalmamış.’ der gibi bakmasına dayanamıyorum.
Hem sonra,
ne zaman sana gelsem;
elimde en sevdiğim kitap,
boyalarım,
bir kaç temiz sayfa,
ve sokaktan getirdiklerimle;
kimi zaman bir taş,
kimi zaman bir kedi,
kimi zaman kuru bir yaprak...
-Ne diyorduk?-
Ne zaman sana gelsem
kucak dolusu birikmişlikle,
ağzıma kadar anlatacaklarımla doluyken,
belki kavga etmişken annemle,
belki sinemadan çıkmışken biraz evvel,
belki gülmüşken ağız dolusu...
-Neyse işte-
Sana geldiğimde orada onu görmek;
kaşları hafifçe yukarı kalkmış,
sorgular,irdeler,süzer gibi bakışlarını hissetmek
deli ediyor beni.
Ve her defasında sormayı unutuyorum; 
-Sevgilim,kim bu kadın?

27 Şubat 2012 Pazartesi

''Hikayede baş dönmesi yapan kaygan haller vardı.''



#temsili kedi resmi

       "Yine başa döndük." dedi, kedi.
        Kedinin bir bok bildiği yoktu ama boyuna konuşup duruyordu. Onu bir tokatla yere serebilirdim ama bal rengi, hüzünlü gözleriyle bana bakınca içimde sevgiyle karışık acıma duygusu uyandırıyordu ve istemeden susuyordum. Ben sustukça o damarıma damarıma basıyordu, yapma diyordum, etme diyordum, dinlemiyordu. En sonunda bir yerlerden, hızla kapanan kapı sesi geliyordu ve ben çekip gidiyordum.
       Gel zaman git zaman, pireler tellal, develer berber oluyor, düşle gerçek yer değiştiriyor ve sen bir yerlerden çıkıp geliyordun. Gözünden uyku, dilinden bal damlıyordu. Sende bir şeyler unuttuğum hissine kapılıyordum. Bir toka, parfüm kokan bir atkı, bir çift göz, eski bir anı, terliklerim ya da ne bileyim, usulca beni bekleyen, bana ait herhangi bir şey. Bu his, öyle derin öyle emin gelip yerleşiyordu ki içime; 'Kalk gidelim.' diyordum sana, 'Sende bana ait bir şeyler var.'
       Karşımıza çıkan her köpeği severek, gördüğümüz her yüze gülerek, arada bir ufka bakıp uzaklara el sallayarak gidiyorduk. Dereye, tepeye aldırmıyor, gerekirse zikzaklar çiziyor, içimizden "Var mı bize yan bakan hey!, yan bakan hey!, yan bakan?" diyorduk.
       Eve vardığımızda, ay yorgunluktan yan yatmış, sokak seslerinden arınmış, çocuklar sütlerini çoktan bitirmiş oluyordu.
       Anahtarı deliğine sokup, bir tur çeviriyordun. Güzel bir 'klik' sesi kulaklarımızı yalıyordu. Ve kapının açılmasıyla, gözleri, tüyleri bal rengi olan minik bir kedinin kucağıma atlaması bir oluyordu. "Yine başa döndük." diyordu,kedi.
      Tam karşımdan hızla çarpan bir kapı sesi geliyordu ve ben kucağımda bir bok bilmeyip boyuna konuşup duran kedi ile orada öylece kalakalıyordum.

7 Şubat 2012 Salı

''Radyomdan reklamları dinliyorum ve Esso' ya teşekkür ediyorum. Hayalimin peşinden giderken arabamı dikkatli kullanacağım. Hiroshima' yı, Aushwitz' i, Budapeşte' yi unutacağım...Vietnam' ı da unutacağım, Hindistan'daki kıtlık problemlerini de. En başa dönene kadar her şeyi unutacağım ve sıfırdan başlayacağım.''
          (2 ou 3 choses que je sais d'elle/Jean-Luc Godard/1967)

6 Şubat 2012 Pazartesi

İçime 90' lar Pop' u kaçmış.

  #'nerde unuttum beynimi acaba' adlı kolaj
                                      
        Yılbaşına hastahane odasında girmekten son anda kurtulduğum için ocak ayının ilk günleri pek de iç açıcı değildi. Vaktimin çoğunu evde ve hastahane koridorlarında geçirdim.
        Az film, az uyku, az yemek derken depresyonun eşiğine geldim. Neyse ki Radyo Atmosfer 'i keşfettim de moralim biraz yerine geldi. Ee ne demişler? Müzik ruhun afyonudur.
       Kafam biraz güzel olunca kendimi uzay mekiklerinin içinde, tuhaf yaratıkların arasında buldum.(Bunda 2011 'in sonlarına doğru bilim kurgunun ne harika bir şey olduğunu fark etmemin ve deliler gibi Star Wars izlememin etkisi büyük tabii)
       Velhasılıkelam 'Bunca tüketmenin bir üretmesi olmalı.' dedim ve kolaj yapmaya giriştim. Fakat her Allah'ın günü 'İstemek başarmanın yarısıdır.' diyenlerin kulaklarını çınlata çınlata, bir arpa boyu bile yol gidememenin hüznünü yaşadım, yaşıyorum.(Ama ne yazık ki başım yukarıda değil.) Çünkü anladım ki, kararsız bir insanın kolaj yapmaya çalışması demek; aylar geçse de yıllar geçse de bir şey yapamaması demek imiş.(Bu sebepten acilen bir eşe, dosta ihtiyacım var. Azıcık akıl versin, birazcık yönlendirsin. Mümkünse az biraz yetenekli, bolca yaratıcı olsun. 'Derdime derman işte çokolat kız' deyip, rahat bir nefes alayım ben de.)
       Tüm bunlar olurken Bal sultan Eda' cığımın sayesinde Filimadamı yla tanıştım. Günlerimi onunla geçirir oldum. Ondan başka şey düşünemez oldum. Her izlediğimi tıklama isteğiyle dolarken, daha çok tıklamak için daha çok izler oldum.(Film izlemek için çok güzel bir bahanem oldu böylelikle.) Arşiv manyağı bir insan olduğum ve hafızama pek güvenemediğim için gönlümün kralı oldu Filimadamı. Şimdilik mutlu ve mesuduz.